Hamili kart referanslımdır!

Bu ayki öykümüz, referans üzerine. Anadolu’da yeni bir fabrika açılıyor. Haber duyulur duyulmaz, öyküdeki İK’cımız üzerine gelen bir referans ve tanıdık rica seliyle karşı karşıya kalıyor.

ANNE-ÇOCUK Hit: 720 / Yorum: 0 / 20 Kasım 2012 16:40
Hamili kart referanslımdır!
-A +A

Milletvekillerinden kendi babasına, bakalım İK’cımız ricada bulananlarla nasıl başa çıkacak?

“Tamam mı beyler, anlaştık mı?” deyip bölümümdeki iki işe alım uzmanımla yaptığım toplantıyı bitiriyorum. Gözleri ışıl ışıl bakıyorlar bana. “Teşekkür ederiz,” diyorlar ayağa kalkarlarken. Ellerini sıkıp, “O halde kolay gelsin,” diyorum. “Ama sakın unutmayın söylediklerimi, başvuru nereden gelirse gelsin, herkesi aynı kriterlerle değerlendireceksiniz, kimseye torpil yapmayacaksınız, değerlendirmelerde testlerin ve yetkinlik bazlı mülakatların dışına çıkmayacaksınız.”

Böylece uğurluyorum onları. Bugün Ankara’ya gidecekler, merkeze bağlı beldelerden birinde açacağımız fabrika için işe alımlar yapmaya.

Çocukların ardından odama geçiyorum. Masamın üstü zarflar, gelen kargo poşetleri ve gazetelerle dolu. Bilgisayarımda iki gün önce internette yayınladığımız ilanımız. Artık herkes biliyor Ankara’da bir fabrika açacağımızı, işe adam alacağımızı. Bakalım zamanında kotarabilecek miyiz bu işi?

Koltuğuma oturup postaları kontrol etmeye başlıyorum. Sarı, üzeri pullu bir zarf hemen ilgimi çekiyor. Sanki bir devlet dairesinden gelmiş gibi. Aceleyle açıp, içindeki beyaz kâğıdı çekiyorum.

Merakla okumaya başlıyorum: “Sayın Serhat K. Bey, bendeniz eski bakanlardan T.U. Şirketinizin beldemizde açacağı fabrika haberini memnuniyetle karşıladım. Aşağıda ismi yazılı şahıs benim özbeöz yeğenimdir…” Gözlerimi uzaklara dikip elimdeki kâğıdı bırakıyorum. Niyeyse buruşturmak cesaretini gösteremiyorum. Olacak şey mi bu, daha Bismillah yola yeni çıktık, kimseyi kayıramayız! Önce işimize, sonra kendimize olan saygımız izin vermez buna!

Postalardan vazgeçip internete dönüyorum. Aday araştırmak uzmanlarımızın işi ama yine de başvuruları takip etmeyi, adayların profiline bakmayı severim. Bir, iki, üç…fena başvurular yok. Hatta Ankara için oldukça iyi. Bakalım şu aday nasıl, bir de ön yazısı var, ön yazıları okumaktan da nedense gizli bir heyecan duyarım. Bu belki de adayların ön yazıyı gerektiği gibi kullanmayı bilmemelerinden kaynaklanıyor. Açalım bakalım bunda ne var: “Sayın yetkili, firmanızın yeni açılacak fabrikasında görev almaya oldukça istekliyim, Y. Beldesi belediye başkanımız bizzat referansımdır. Saygılarımla.” Bu Y. Beldesi bizim fabrikamızı açacağımız yer oluyor. Bakalım o ahaliden daha kimler çıkacak karşımıza. Ancak şu özgeçmişin sahibi bey, daha şimdiden kendi şansını azaltmış durumda. Niyeyse kimse işe alımcıların mesleğine saygı duymayı bilmiyor… Birkaç özgeçmiş, birkaç ön yazı daha okuyorum hep aynı şeyler. Referanslardan, tanıdıklardan dem vurma ve birlikte çalışmaktan duyulacak memnuniyet ifadeleri. Referansın sızmayacağı kanal yok, interneti de kapatıyorum. Ankara’daki bu operasyonu yürütmek gerçekten zor olacak. Ama mesele Ankara değil, herhangi bir şehir de olsa zor olacaktı. Herkes gözü kara bir biçimde birilerini bir yere yerleştirmek derdinde. Gerçekten sıkıcı bir durum, özellikle İnsan Kaynakları çalışanları için. İnsan bir yerde durup kendisinin ne işe yaradığını sorguluyor ya da bu insanların niye kendi uzmanlığına saygı duymadığını. Hele bir de referanslarla işe alımın önü kesilememişse.

Telefonum çalıyor ve düşüncelerimden sıyrılıyorum. Arayan babam. Oh! Tam zamanında. İş dünyasından sıkıldığım anlarda, beni ancak ailemden bir ses huzura kavuşturabilir.

—Efendim baba!

—Ne haber oğlum?

—İyiyim baba senden ne haber?

—Çok iyiyim evladım! Bil bakalım şu anda yanımda kim var?

—Kim baba? Hayırdır…

—Zeki Amcan, hani şu benim on yıl önce öğretmenlik yaptığım köyden…

—A çok sevindim, selam söyle Zeki Amcama.

—Söylerim söylerim… Bak şimdi evladım senden bir istirhamımız var. Zeki Amcanın kızı bu yıl iki yıllık bir üniversiteyi bitirmiş, Ayşegül ya sen de tanırsın…

Sesimi değişerek:

—Tanımaz mıyım? diyorum. İçimden de, “Sen de mi Brütüs?” diye ekliyorum. Şu fabrikanın açılacağı haberinden beri sanki herkese bir referans virüsü bulaşmış. Babama bile. Ya Ayşegül’e ne demeli, o hep benim tatlı çocukluk arkadaşımdı zihnimde, şimdi referanslı adaylar dosyamda bir sayfa olacak!..

Babamı, “Özgeçmişini bir göndersin bakalım,” sözleriyle teskin edip telefonu kapatıyorum. Bugün odamda oturmak yoracak gibi beni. Biraz dolaşmak, bir çay almak için koridora çıkıyorum. Lavaboda yüzümü yıkadığımda biraz rahatlar gibi oluyorum. Aynada kendime bakarken arkamdaki kapının açıldığını görüyorum. Lavabodan çıkan muhasebe müdürümüz Yakup Bey. Saçları kırlaşmış, monitörde rakam takip etmekten gözlük çerçeveleri kalınlaşmış. Hep iki kaşı birbiri üstüne yıkılarak güler Yakup Bey, yine öyle gülüyor ve:

—Ooo… Nasılsınız Serhat Bey? diyor.

—İyiyiz efendim sizler nasılsınız?

“İyiyiz,” derken nedense bu beyin bana iyi olduğum için bile fatura keseceğini düşünmeden edemiyorum. Her şeye fatura kesmesiyle, kasayı doldurmasıyla ünlüdür Yakup Bey’in kendisi.

—Bizler de iyiyiz, bu sabah sizi çok aradım Serhat Bey…

—Sabah toplantıdaydım, buyurun…

Yakup Bey bu sırada sabunluktaki beyaz sabunu alıp, suyun altında kalın parmakları arasında döndürmeye başlıyor.

—Size şey diyecektim Serhat Bey, benim hanımın bir teyze oğlu var Ankara’da. Çocuk iyi, beyefendi birisine benziyor, ben de gördüm. Acaba özgeçmişini size versem…

Sabun dönüyor, köpürüyor ve Yakup Bey’in kocaman avuçları içinde sanki benim uzmanlığım eriyordu. Her zamanki, “Bir bakalım,” sözüyle geçiştiriyorum sevgili muhasebe müdürümüzü. Ama düşünmeden edemiyorum: “Bu sabah kimse benimle normal bir insan gibi konuşmayacak mı?”

Odama geçerken cep telefonumun çaldığını duyuyorum, 312’li bir numara. Allah Allah bizim çocuklar daha Ankara’ya varmadılar ama. Ben tam açacakken kapanıyor telefon. Neyse önemli değil. Ancak bu sırada sabit telefonum çalıyor:

—Efendim, buyurun Seval Hanım.

—Serhat Bey Ankara’dan arıyorlar. Adana milletvekilimiz sayın A.T. Bey’in asistanları, acil görüşmek isterler.

—Bağlayın bakalım.


Bu sırada hiç de heyecanlı değilim. Aranma sebebim malum.

—Serhat Bey iyi günler, ben Adana milletvekilimiz Sayın A.T. Bey’in asistanı Recep İ. Serhat Bey; şimdi Ankara’da ikamet eden Adanalı bir grup hemşerimiz var. A.T. Bey’in sizden özel istirhamı bu çalışkan, dürüst, vatanını milletini seven gençlere fabrikanızda iş vermeniz…

İstek bilinen cümlelerle iletilmiş, cevap da bilinen yuvarlak cümlelerle verilmişti. Dışarıya hiç hissettirmesem de o an aslında içimde fırtınalar kopuyordu. Hayır beyler hayır! Hiçbirinizin günü birlik isteklerine yedirmeyeceğiz bu işi. Belki referanslılar içinde gerçekten işimize yarayanlar çıkacak, sadece onları değerlendireceğiz, geri kalanları ret mektupları ile onurlandıracağız! İşe alacaklarımızda da tüm kriterlerimizi arayacağız. Kimse adam kayırma, torpil beklemesin İnsan Kaynakları’ndan.

Bunları düşünürken masamın üstüne yeni konulan, köşesine kartvizit tutturulmuş zarf ilgimi çekiyor. Kartı gözlerime yaklaştırıp baktığımda ilk gördüğüm şey “meclis” yazısı oluyor, bir vekilimizin kartı. Kartı söküp arkasına baktığımda da: “Hamili Kart Referanslımdır,” yazısını okuyorum. Oh ne güzel! Herkes öğrenmiş jargonu artık. Yakınlar öldü, yaşasın referanslılar.

Bugün hiç iş yapamayacağım sanırım. Oysaki genel müdürlüğe sunulması gereken o kadar çok rapor var ki, hepsi kaldı. Odamdan çıkmaya korkuyorum vallahi, sanki herkes kolumdan tutup bir akrabasını anlatacak bana. Telefonlar, mailler, kargolar ayrı bir olay.

Kapım vuruluyor ve asistanımız Derya Hanım tatlı gülümsemesi ile odaya giriyor:

—Serhat Bey çay içer misiniz, ben kendime bir tane söyleyeceğim?

Oh! İşte benimle normal konuşan biri.

—İçerim vallahi.

—Söylüyorum o zaman, a bu arada bunu yönetim kurulumuzdan Çetin Bey gönderdi.

Merakla tek sayfa kâğıda uzanıyorum, yazılanları okuduğumda yeni yeni gelen keyfim yine geri dönüyor. Lise mezunu birisinin, özensizce hazırlanmış özgeçmişi; alt kısımda da Çetin Bey’in el yazısıyla notu: “Bu arkadaşı işe alalım!”

Derya Hanım’a özgeçmişi uzatıp, “Bunu tarayarak, Ankara’ya bizim çocuklara mail yoluyla gönderin,” diyorum. Fakat o anda içimde parçalanan şeyin ne olduğunu anlayamıyorum.
 

Facebook'ta paylaş butonu
Print
Yorum Yap
Yorumunuz
1000

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Facebook Yorumları